Yazarlar

Bilgice üstün, ahlâken olgun

Cumhurbaşkanımız “Hışımla stokçuların üzerine gideceğiz!” derken, aklıma “idam” cezası takılıyor…

Şayet “idam cezası” geri gelecekse, önce tecavüzcülere ve çocuk istismarcılarına, sonra halkın bir dilim ekmeğine göz koyan stokçulara, zamcılara, fırsatçılara uygulanmalı!

Daha sonra teröristlere, vesairelere gelsin: Zira bir şekilde terörü önlemek mümkündür, ama havadan para kazanmaya alışmış stokçuları-fırsatçıları engellemek o kadar kolay değildir!

Sormak zamanı: “Ben siftahımı ettim, ihtiyacının geri kalanını komşu dükkândan al” diyen tok gözlü ticaret anlayışından, “Helâl-haram ver Allah/ Rezil kulun yer Allah!” anlayışına nasıl geldik?

Şimdi size tarihin derinliklerinden bir hikâye aktaracağım: Umarım aktaracağım hikâyeyi fırsatçılar-stokçular ve zamcılar da okur.

Hikâye kısaca şöyle…

Günlerden bir gün, Fatih Sultan Mehmed, kılık değiştirip İstanbul esnafını dolaşmaya çıkıyor…

Sıradan bir Osmanlı gibi bakkala giriyor: Maksadı tartıda hile yapılıp yapılmadığını yerinde tespit etmektir. Bir sürü şey ısmarlıyor, ama bakkal istenenlerin ancak yarısı kadarını veriyor. 

Padişah merak içinde soruyor:

“Bütün ısmarladıklarımı neden vermiyorsunuz?”

Bakkal, başını iki yana sallayarak şu cevabı veriyor:

“Bugünlük evlad ü îyalimin nafakasını temin ettim. Diğerlerini komşu dükkândan alınız. O da nasiplensin. Az önce siftah etmediğini söylüyordu.”

Gözleri yaşaran Padişah, yandaki bakkala gidiyor…

Birkaç şey aldıktan sonra, ondan da benzer sözler işitiyor:

“Efendi, biraz da komşu bakkaldan alınız. O da çoluk çocuk besliyor. Benden aldıklarınız bugünlük bana yeter.”

Ve Padişah bu anlayışta insanların hükümdarı olduğu için Allah’a şükrede ede sarayına dönüyor.

Elbette bu milletin ordusu da kendisi gibi olacak ve “Mutlu Asker” diye anılacaktı…

Elbette böyle bir milletin ekonomisine “kriz” filan uğramayacaktı…

Unutmayalım ki, “iyi yönetici”ye sahip olmanın yolu, iyi yönetilmeyi hak etmektir!

***

1466’da Fatih Sultan Mehmed,Mahmud Paşa’yı vezir-i âzamlıktan (başbakanlık) uzaklaştırıyor. 

1472’de tekrar getirmek isteyince, Mahmud Paşa dayanamıyor, Padişahın affına sığınarak, sebebini soruyor: 

“Hünkâr aynı Hünkâr, devlet aynı devlet, Mahmud aynı Mahmud, azıldan sonra tekrar nasb (tayin) etmedeki hikmet n’ola?”

Padişahın cevabı ibret vericidir:

“Arnavutluk’ta Nasuh Beyin (Beylerbeyi=Eyalet Valisi) ahaliye zulm ve gadr ittüğün duyduk. Eğer bundan haberin yoğ ise, memalik ef’alinden (memlekette olup bitenlerden) gaflettesün (habersizsin) dimektür. Haberin var da def’i yolun tutmamış isen, (haberdar olduğun halde tedbir almamışsan) zulme rıza ittün sayılur. Ne gaflet, ne de zulm ile vezarette muvaffak olunamaz. Vezir olana kemâl (olgunluk-beceriklilik) lâzımdır. Vezarette kemalât olmazsa umran ve imâret de olmaz. Seni anın içün azlettuk. Lâkin senden elyak (daha layık) vezir bulamadığumuzdan tekrar nasb eyledük. Osmanlı’ya kaht-ı rical (adam kıtlığı) girmiş!”

“Vezarette kemalât”, yani “bakanların bilgice üstün, ahlâken olgun” olmaları… Ve “kaht-ı rical”den çıkış…

Dünün hasretleri günün de hasretleri değil mi? 

Diğer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close