Yazarlar

Millî geleneğimizde kadına şiddet var mı?

İnsanın yaradılışında bir kadın: Hz. Havva…

İslam’ın başlangıcında bir kadın daha: Hz. Hatice…

Türk’ün İslâm öncesi hayatında kadın hanla erkek han yan yana devlet yönetmişler, İslâm sonrasında da tarih güçlü “hatunlar” kaydetmiş… 

Bunlar arasında Selçuklular’ın lideri Altun Can Hatun, Sakalar’ın (Hunların batı kolundan) önderi Tomris Hatun, Delhi Türk Sultanlığı’ndan Raziye Sultan,Melikşah’ın eşi Terken (Türkân) Hatun ve daha niceleri…

Osmanlı’nın Anadolu’yu “Ebedi vatan” yaparken de “önder kadınlar” görüyoruz: Bacıyan-ı Rûm (Anadolu Bacıları Teşkilâtı)… 

Osmanlı’yı inşa eden Kayı Aşireti’nin başında, yine bir kadın kimliği var: Hayme Ana (Devlet Ana). 

Dahası Hürrem Sultan, Kösem Sultan, Ayşe Hafsa Sultan, Mihrimah Sultan. Nurbanu Sultan, Safiye Sultan, Hatice Turhan Sultan, Bezmuâlem Valide Sultan, Fatma Haseki Sultan…

Geleceğin padişahı olacak Osmanlı şehzadeleri devlet yönetimini öğrenmek üzere sancağa gönderilirken, Valide Sultan’a yani bir kadına emanet ediliyorlar…

Yalnız “saraylı kadın”ın değil, Anadolu kadınının da hukukî, sosyal ve ekonomik alanlarda haklarını kullandıklarına dair örnekler çok…

Hani iddia ederler ya, “Osmanlı kadınının hiçbir hakkı-hukuku yoktu, erkek ‘boş ol’ der, boş olurdu” diye; külliyen yalandır. Bir kere nikâhlar tescillidir. Öyle keyfe keder “boş ol” demekle kadın boş olmaz…

Şer’iyye sicillerinde kadınların evlenme, boşanma ve miras konularında mahkemelere başvurup haklarını aradıklarına ilişkin birçok kayıt mevcuttur. 

Nikâh akdi sırasında boşanma yetkisi isteyen her kadın, gerekli gördüğünde bu hakkını kullanıp,“şiddetli geçimsizlik” ya da başka makul gerekçelerle boşanabiliyor. Üstelik de bu talebi yıllarca sürüncemede kalmıyor, tek celsede gerçekleşiyor.

Mesela, Kanuni’nin kızkardeşi Şah Sultan (Bazı vesikalarda adı, Devletşahi, Şehzadeşahi olarak da geçiyor) kocası Sadrazam Lütfi Paşa tarafından bir kadının tartaklandığını öğrenir öğrenmez, boşanma talebinde bulunmuş, bu talebi kadı tarafından makul bulunup onaylanmıştır.

Gaziantep’de Ümmühan isimli bir kadın, boşanma talebiyle kadıya gitmiş, mehrinden ve iddet parasından vazgeçerek, Osman bin Ali isimli kocasından boşanmıştır.

Bursa’da Abdullah oğlu Mehmed, İzmir’e giderken ailesinin nafakasını karşılama konusunda bir akrabasını kefil tayin etmiş, ancak bu kişi vazifesini yerine getirmeyince, Mehmed’in eşi Kerime Hatun mahkemeye başvurarak hakkını istemiştir. 

Zaten evlilikte kadının rızasını almak da şarttır: Gerek fetvalarda, gerekse izinnamelerle sicil defterlerinde bu husus belirtilmiştir. Ayrıca her kadın uygun işlerde çalışabilir, sosyal kurumlar vücuda getirebilirdi. 

Ankara Şer’iyye sicilerine kayıtlı 151 vakıftan 43’ü, 1546 tarihli İstanbul Tahrir defterlerine kayıtlı 2 bin 517 vakıftan 913’ü kadınlara aittir. Bu da kadınların ekonomik haklarını diledikleri gibi kullandıkları anlamına gelir.

Osmanlı bir tarım toplumudur. Bunun bir icabı olarak köylü kadın ekim, dikim, hasat, satış konularında erkeğiyle aynı haklara sahiptir. Ona sorulmadan iş yapılmaz, ürün satılmaz…

Hatta kırsal kesim kadını erkeklere oranla biraz daha etkilidir. Bu yüzden köyler “anaerkil” bir yapıya sahiptir. 

Şehir kadınları ise dokumacılık, ip eğirme, örgücülük gibi işlerde çalışmışlardırlar. Gerektiği zaman da haklarını çatır çatır aramaktadırlar.

Yani Selçuklu-Osmanlı asırlarında kadın“ikinci sınıf vatandaş” değildir, dini ve milli geleneklerimizde “kadına şiddet” yoktur, her kadın bazı hukuki ve vicdani haklara sahiptir.

Aynı çağlarda Batı’daki kadının durumu ise yürekler acısıdır. Ona da bir sonraki yazıda bakacağız inşallah…

Diğer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close