Yazarlar

‘Tanrı Uludur’ ‘Tanrı Uludur’ Nidası ve Bir Hicret hikayesi

1923’te kurulan genç cumhuriyet hemen akabinde beklenmedik bir şekilde 1925 yılından başlayarak radikal devrimlere girişti.
Önce tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla toplumun nefes alma kanalı olan
sosyal ilişki seviyesi düşürüldü.
Ardından Şapka, kılık kıyafet devrimi ile bireylerin görünüşte islamla olan bağlarına ağır bir darbe vuruldu.
Harf devrimiyle de daha ağır bir darbe vuruldu ve toplumun elinde o güne kadar biriktirdiği dinsel, sosyal, kültürel ve bilimsel bilgi kaynaklarıyla olan bağı kopartıldı. Toplum, rotasız ve ne yana yol alacağını bilmez bir halde kalakaldı.
Türkiye, bir kuşak sonra geçmişinden kopuk, yazılıp çizilen eserleri , çeşme yazıtlarını, cami girişlerindeki ayet ve hadisleri, mezar taşlarını, kitabeleri okuyamayan, bir nesille karşı karşıya kaldı
Hilafeti ve saltanatı kurtarmak için yola çıkan bir hareket, bizatihi bu müesseseyi ortadan kaldırmaya kastetmişti.
Bu sert ve kanlı devrim hareketlerinin bir yeni halkası da önce Türkçe kuran tercümesinin yapılması ve hemen ardından 30 Ocak 1932 tarihinde türkçe ezan okunmaya başlanmasıdır. İlk Türkçe ezan Fatih Camiin’de okutulmuştur.
Türkiye semalarında bin küsur yıldır ‘Allahüekber’ ‘Allahüekber’ nidaları susmuş ve yerine Tanrı Uludur’ ‘Tanrı Uludur’ diye Türklerin İslamiyet öncesi Tanrı inanışını çağrıştıran kulak tırmalayıcı bir ses semayı kaplamıştı.
18 yıl sürecek ve Adnan Menderes hükümetince son buldurulacak bu zulme karşı pek çok imam ve müezzin can korkusundan sessiz kalmak zorunda kalmışken, içlerinden bir yiğit delikanlı, Ankara Hacıbayram Camii İmam Hatibi Hafız Zekai Sarsılmaz Hocaefendi bu durumu kabullenememişti.
Hafız Zekai efendi son şeyhülislam Mustafa Sabri Efendiyle, Osmanlı Meclisi Mebusan Üyesi Konya vekili Zeynel Abidin Efendi’nin el ele vererek açtıkları ISLAH-I MEDARİS’ – ISLAH MEDRESELERİ’nin ilk talebelerindendi.
Osmanlı’da medreselerin kalitesini düşüren iki ana mesele olan ilmiye sınıfında babadan oğula geçen alimlik imtiyazı ile İslami ilimlerle beşeri ilimler birlikte öğrenilirken, beşeri ilimlerin bir kenara bırakılıp, sadece İslami ilimlerle yetinilmesi , tek kanatlı yetişen talebeler nedeniyle düşen ilmi seviye ve bu duruma bir çare arayışının bir sonucu olarak olarak ortaya çıkan ISLAH MEDRESELERİ projesi, kısa zamanda çok verimli sonuçlar ortaya koymuş ve geleceğe dair yeniden bir umut kaynağı olmaya hazırlanırken İttihat ve Terakki hareketinin hışmına uğramış, medrese kapatılmış, kitapları yağmalanmış ve öğrencileri dağıtılmıştır. Memleket için birer numune olan bu öğrencilerin önemli bir kısmı Çanakkale’de şehit olmuştur. Yıkılan medresenin yerine de bugünkü Merkez Bankası binası yapılmıştır.
Islah Medreseleri konusuna kısaca giriş yapmakla yetinip, başka bir yazımızın konusu yapmak arzusundayım. Bu nedenle yazımızın konusu Hafız Zekai efendinin direnişiyle konuya devam edelim.
Hafız Zekai Hocaefendi sıradışı bir münevverdi.
Şakacı, cömert, sabırlı,saf temiz yürekli bir islam mücahidiydi.
Camiye gelen arkadaşlarına bazen namaz sonrası kedi sesi taklidiyle dakikalarca kedi arattırmasıyla nüktedan, kendisine soru soranlara ‘hele bizim eve geçelim , şöyle karnımızı güzelce bir doyuralım, sonra sorularınızı cevaplayalım ‘ diyerek İbrahim Halilullah’a özenen bir misafirperver, Konya İplikçi camiii imam hatibiyken , onun güzel sesine aşık bir tuz tüccarının , hocanın cami cemaatine tuzunu satması karşılığında kâr ortaklığı teklifine karşılık, bütün tuzu konya halkına bedava dağıtarak, tuz tüccarına ‘Allah’la ticaret yaptın ne mutlu sana’ diyerek sürpriz yapması, günde 5-6 sofra açan hanımının şikayetlenmelerine karşılık tebessüm etmesi gibi pek çok şey onu sıradışı bir imam hatip, mevlid ve gazelhan yapmaya yetiyordu.
Zekai Hocaefendi diyanet yetkililerine ezanın asli formunu bırakıp başka bir formda okuyamayacağını, ezanı şerif’in haşa bir kuran ayeti olmadığını, ancak sahabeye rüyalarında bildirildiğini, bu nedenle bu konuda ısrar edilmesi halinde istifa edip, ezanı orijinal formunda okuyabileceği başka islam beldelerine hicret edeceğini ifade eder.
Böylelikle Hocaefendi’nin kaderi ilahide taktir edilen hicret yolculuğu başlar.
Hocaefendi önce Kıbrıs’a geçer. Ada’da bir camiye yerleşir. Burada okuduğu ilk ezanın muhteşemliğinden ada halkı caminin önünde toplanır.
Hocaefendi cami dolup taşacak diye sevinirken, halk camiye buyur edilince ‘biz musalli (namaz kılan) değiliz ama musiki severiz hoca, bu ne güzel bir ses, bu ne güzel bir terennümdü’ derler. Kilisenin papazı bile korkmuştur müslümanların cemaatinin artacağından.
Hocamız Kıbrıs’ta bir zaman geçirdikten sonra, gönlünde yanıp tutuşan Hicaz’ı gözüne kestirir ve yeniden yollara düşer.
Hanımı Hocanın defalarca sofra artırmasından, diğer hocalar gibi sessiz kalıp rahatını bozmamak varken, meşakkatli bir yolculuğa çıkarmasından muzdarip bir halde, ben biraz babamın yanında kalayım diyerek Konya’ya geri döner.
Hocaefendi Medine’ye vardığında, Resulullah’ın (sav) huzurunda, ellerini Sema’ya kaldırarak şöyle dua eder.
‘Ya Resulallah Allah’ın dinine karşı yapılanlara katlanamayarak, sahip olduğum herşeyi memleketimde bırakarak huzuruna geldim, halimi sana arzediyorum’ der.
Hemen yanıbaşında duran bir Medineli omzuna dokunarak Hocaefendiye bir miktar para uzatır, yanında da banisi olduğu medresenin adresinin yazılı olduğu bir kart verir. Paran bitince bana gel der ve gider.
Hocaefendi Medineli zatın dediği gibi parası bitince medreseye gider ve o zat Hocaefendi’yi medresede kuran öğreticisi olarak istihdam eder. Böylelikle Fatiha suresinde buyurulduğu gibi ‘yalnız sana inanır’ yalnız senden yardım dileriz’ ayetlerinin bir tecellisi olarak, yine başka bir ayette zikredilen ‘her zorluktan sonra bir kolaylık vardır’ ayetine muhatap olarak Medine günlerine başlar
Hocamızın Medine günlerini başka bir yazımızda ele almak üzere
Selam ve Dua ile

Diğer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close