Yazarlar

Osmanlı’da ve Avrupa’da dilencilik

Osmanlı, kurduğu vakıflar sayesinde dilenciliği önemli ölçüde yok etmişti. Buna rağmen zaman zaman zor durumda kalanlar (evi filan yanan) geçici bir süre, ama devletin kontrolü altında ihtiyacını giderecek kadar dilenebilirdi. 

Dilenmek zorunda kalan kişi oturduğu mahallin kadısına müracaat eder, uğradığı felaketi bildirir, şahitler dinletir, kadı durumu araştırır, gerçekten ihtiyaç sahibi ise bir “dilenme sertifikası” verirdi. Bu vesikaya sahip olmayan hiç kimse dilenemezdi.

Dilenci kayıtları çok ayrıntılı tutulur, hangi millete mensup olduğu, neden dilenmeye ihtiyaç duyduğu, sağlık durumu, medeni hali, hangi bölgede dileneceği, ne kadar zaman dileneceği, nerede oturduğu tek tek kayıt altına alınırdı. Devletle ilişkileri devletin atadığı “kethüda” aracılığıyla kurulurdu. 

Kolay para kazanmak için halkın dini duygularını istismar edenler, halkı rahatsız edenler, dilenciliği meslek haline getirenler yakalanıp cezalandırılırdı.

Resmi kayıtlara göre, Osmanlı’da bir sürü dilenci çeşidi var…

Iskatçılar: Iskatçılar okumuş-yazmış insanlardı. Halka yardımcı olurlardı. Bu sebeple yarı yarıya “dilenci” yarı yarıya “emekçi” sayılırlardı.Halktan da saygı görürlerdi. Umumiyetle mezarlıklarda iş tutar, cenaze mezarlığa getirilince, Kur’an okur, dua eder, ekmek paralarını çıkarırlardı…

Iskatçılar, “ölüm gerçeği” üzerine geniş bir edebiyat geliştirmişlerdi. Konuşmalarını şiir ve ilahilerle süsler, kendilerini ölü sahiplerine beğendirmeye çalışırlardı (günümüzde, çocuklardan oluşan ıskatçılara benzer bir grup, Urfa’da Halilürrahman bölgesinde iş tutuyor)…

Sebilciler: Sokak çeşmelerinin önünde dilenen dilencilere “Sebilciler” denirdi. 

Kasideciler: Bu tür dilenciler genel olarak ezan vakitlerinde mahalle aralarında dolaşır, ilahi ve kaside söyler, mahalleli gönlünden kopanı verirdi.

Kabakçılar: Bunlar umumiyetle Sudanlı zencilerden oluşurdu. 1 Mayıs’tan kışa kadar dilenir, adeta mevsimlik işçi gibi çalışırlardı. 

Keşkül-i fukara: Dilenciliği bir meslek olarak değil, nefsi terbiye aracı olarak görenler de vardı. Bunlara “keşkül-i fukara” denirdi.Dilenerek kazandıklarını kendilerine harcamaz, her akşam bağlı bulundukları tekkelere götürürlerdi. 

Kalenderiler: Gruplar halinde şehirden şehre, köyden köye dolaşarak ilahiler söyler, daima yanlarında taşıdıkları “keşkül” denilen kapları insanlara uzatıp dilenirlerdi. 

Zenginlerin oturduğu konakların önünde fazlaca eğlenir, onları öven sözler söyler böylece bahşişin miktarını artırırlardı.

Avantacılar: Hiçbir hizmet vermeyen, hiçbir mahareti olmayan, hiçbir zahmete girmeyen, sadece el açıp vatandaştan para, yiyecek ve giyecek dilenenlere“Avantacılar” denirdi. Kendi halinde insanlardı.

Goygoycular: Muharrem ayında ortaya çıkarlar, altışar kişilik gruplar halinde dolaşırlardı. Başlarında yemeniden bir sarık, sırtlarında bezden bir cübbe, ellerinde uzunca değnekler, omuzlarında biri önde biri arkada iki ağızlı beyaz bez torbalarla dilenirlerdi.  Akşamları Şehzade Camii’nde bir araya gelir, topladıklarını bölüşürlerdi. Muharrem ayının onundan sonra ortalıkta gözükmezlerdi.

Çocuklar, goygoyculara bayılır, geçişleri sırasında arkalarına takılır, eğlence olarak görürlerdi.

***

17-18. yüzyıllarda Avrupa dilenci kaynıyordu. Meselâ Paris ve Londra’da nüfusun yaklaşık yüzde onu (50 bin kişi) dilenciydi. 

Paris’te ve Londra’da 50’şer bin dilencinin bulunduğu 1730’larda,  İstanbul’da toplam 350 kadar dilenci vardı. 

Bu durum Avrupa’dan gelen seyyahların dikkatini çekmiş, seyahatnamelerinde hayret ve hayranlıkla bahsetmişlerdir.

Yani Avrupa ile karşılaştırıldığında, Devlet-i Âliyye’nin sosyal devlet yapısı daha net ortaya çıkıyor.

Son cümleyi meşhur Fransız gezgin Aubry De La Motraye söylesin: “Bütün Türkiye ile Tataristan’da (Kırım) dilencinin yahut dilenciliği meslek edinmiş fukaranın ne olduğu bile malum değildir.” (Voyages en Europe, Asie et Afrique, La Haye, 1727, c.1, s. 263).

Diğer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close