Yazarlar

Sanat, Estetik, Eser ve Sinan

Sanat, ihtiyacı âbideleştirir. Estetik, sanatı ebedileştirir! 

“Estetik” ve “sanat” hem bilgili, hem de bilinçli hayatın adıdır.

Sanatı anlamayan Cenab-ı Hakk’ın “Sani’” sıfatını kavrayamaz…

“Sani” sıfatını kavrayamayan, “Kitab-ı Kebir-i Kâinat”ı okuyamaz…

Okusa bile anlayamaz…

Dolayısıyla, Sâni-i Zülcelâl’ın vahdaniyetinin kâinattaki yansımalarından zevk alamaz.

Yazık ki, günümüzde her şey salt “ihtiyacı karşılamak” amacıyla yapılıyor.

Meselâ çirkinlik âbidesi gökdelenler bu yüzden dikiliyor. Yine bu yüzden, cumhuriyet döneminin bir “cami mimarisi” oluşmuyor…

Eski sanatlar can çekişiyor…

Şehirlerimiz beton, harç, demir-çelik, alçı, petrol; inşa edilen yeni camilerin hemen tümü eski Sinan camilerinin kötü birer kopyası… Ne “sanat” kaygısı var ortada, ne “estetik” ve “aküstik”!..

Hepsi, “ihtiyacı karşılama” havasında yapılmış: Büyük ve teknolojik.  

Böyle gitmez: Hayata biraz sanat, biraz estetik, biraz da aşk katmak lâzım!

Camileri salt “namazgâh” olarak inşa etmek ibadet ihtiyacını karşılar, ama ruha huzur ve huşu katan sanat ihtiyacını karşılamaz.

Sinan camilerine bir de bu gözle bakar mısınız lütfen?.. Göreceksiniz ki, “ihtiyaç”la “sanat” muhteşem bir âhenk ve maharetle bütünleştirilmiş…

İnsana, sonsuza kadar camide kalma hissi veren işte bu maharettir.

Bir anda kubbe semaya, kalem işleri gezegenlere, harfler yıldızlara dönüşür.Cami ile bütünlenir, kendinizi küçük bir kâinat gibi (eskiler insana “Kâinat-ı Suğra” derlerdi) görmeye başlarsınız.

Duvarlardaki girinti çıkıntılarda taşların tablolaşmış halini izlerken, Batı resmine ihtiyacınız olmadığını anlarsınız. Duvarlara tablo asmak Batı’nın, duvarı bir bütün olarak tabloya dönüştürmek ise bizim estetik anlayışımızdır: Biri “fani”, diğeri “ebedi”dir…

Sinan duvarları tabloya dönüştürürken, sanatı zaman ve mekândan bağımsızlaştırmış, inancının gereği olan “ebediyet sırrı” ile bütünleyip sonsuza armağan etmiştir.

O tabloyu duvardan asla indiremezsiniz. O tablonun yerini asla değiştiremezsiniz. Başka bir yere asla taşıyamazsınız. Çünkü bulunduğu yer, olması gereken yerdir ve ancak bulunduğu yerde muhteşemdir. Onlardan birini yerinden almak, tüm mâbedi hâk ile yeksan etmek anlamı taşır. 

Sinan camileri böylesine bir bütünsellik içerir: Mermeri sanatla, sanatı hayatla buluştururlar. 

Daha avluda şaşırıp büyülenmeye başlarsınız. O şaşkınlık ve hayranlık deminde kapıya ve pencerelere bakın: Pencerelerle duvarların büyüleyici uyumunu, kündekârı kapının kubbelere yükselişini, kudret eliyle serpiştirilmiş hissini veren “çil çil kubbe”lerin yer yer minareleşip gözü hiç rahatsız etmeden sonsuzluğa ulaşımını seyredin…

Sonra, Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bir Bayram Sabahı”na girer gibi, camie girin: Kürsünün mihrapla, mihrabın minberle, hem bir birinden bu kadar farklı ve bağımsız, hem bir birine bu kadar yakın, böylesine derin ve huzurlu bir iç içeliğin nasıl sağlandığını düşünün…

Kubbelerdeki sadelikle duvarlardaki renk cümbüşünün zıt gibi duran karakterlerinde Sinan’ın ruh halini çözmeye çalışın: İmkânsıza âşık olan dehâ, her eserinde “imkânsız”ı denemiş ve gerçek hayatta yapamadığını yapıp “zıtların estetik uyumu”nu yakalamıştır! “Ve minel aşk!” 

Unutmayın: Sanat, “sonsuz”un ve “aşk”ın adıdır!

Diğer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close