Yazarlar

Ayet ve hadis olmadan din yaşanmaz!

“Allah’ın sana verdiği (maldan harcayıp) ahiret yurdunu ara; dünyadan nasibini de unutma! Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de (insanlara sadaka vererek) ihsanda bulun. Yeryüzünde fesat arama; çünkü Allah, fesatçıları sevmez!” (28 Kasas 77)
İslam’ın hayat görüşünü “ahireti aramak-dünyayı unutmamak” diye formüle eden ve dengelendiren bu âyet-i kerimede üç özellik dikkat çekmektedir:
*Allah’ın ihsan ve lütfu olan eldeki –dünyaya ait- imkânlarla ahiretin sürekli araştırılması, dünyada iken ahirete uzanılması…
*Dünyadan, dünya hayatı için faydalanmayı ihmal etmemek…
*İyilik etmek, fesat çıkarmamak, hak üzere olan toplum düzenine karşı çıkmamak, haktan yana olmak… 

Son iki özellik, bir anlamda ‘ahireti arama’nın şekil ve usulünü göstermekte, açıklamaktadır. Âdeta şöyle denilmektedir: Sonlu ve sınırlıdır diye dünya küçük görülmemeli; çünkü sonsuz ve sınırsız olan ahiret yurdunun yaşantısı, onu değerlendirmeye bağlıdır.

Vahiy, sünnet ve hadis, mü’minin aklını, şahsiyetini, hayatını inşa eder. Gerek siyer kitaplarımızı, gerekse hadis-i şerifleri dikkatli okuyup amel edersek ifrat ve tefride düşmeden itidalli ve istikametli bir yol izleyebiliriz. Son zamanlarda mü’minler olarak, ölçü ve dengenin kaybolduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bu hercümercden ancak ‘ehli sünnet vel cemaat’ ölçüsüyle kurtulabiliriz. Kitabımız Kuran-ı Kerime, onun pratiği olan sünneti seniyyeye müracaat edilmeyince ‘yaşanması zor bir din’ algısı yerleştiriliyor. 

Rahatlarının kaçacağını düşünenler de inandığı gibi yaşamak yerine ‘yaşadığı gibi inanmak’ yoluna girerek yozlaşma ve dünyevileşme ‘hayat tarzı’ haline getiriliyor. Yaşanmayan, hayata intikal etmeyen, vicdanlara hapsedilmiş bir din ve iman sadece bir iddiadır. Dindarlık ise iddia ile olmaz. Dindarlık/dine saygı, dini olanı, dinde olanı yaşamakla ispat edilebilir. 

   Şeffaf, samimi, mert, dost, kardeş, temiz, güzel olacağız. Hoş gönüllü olacağız. Saygıyla, sevgiyle, şefkatle, merhametle, vakarla, iman/amel/ihlas istikametinin heyecanıyla dolacak içimiz. Birbirimizin bakışlarında sadece muhabbet dolu berrak ışıltılar göreceğiz. Hep beraber dualar edeceğiz, hak ve hakikati söyleyeceğiz; alnımızdan emeğin ve gayretin terleri süzülürken… Hidayet ışığına, Allah’ın rızasına doğru yürüyeceğiz. 

   Yaşanmayan, hayata nüfuz etmeyen, sosyal tezahür imkânlarından mahrum bırakılan her inanç zayıflar, solar, küllenir. Bir nevi ‘algı/idrak operasyonu’ yapılmaktadır. Bunun temelinde dini bilginin ve kültürün iki temel kaynağı Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyyenin yeterince dikkate alınmaması ve ilmîlikten uzak değişik gerekçelerle reddedilme eğilimi yatmaktadır. Müslümanların ya da ümmet-i Muhammed’in kitap-sünnet çizgisinde bir dini hayatı yaşaması ve sürdürmesi, onun hem hakkı hem de kimliğinin gereğidir. Kavramlarla oynanmamalı. Şahsiyetleri öldürüp sürü haline getirilmemeli. Âdetler ibadet, ibadetler âdet halini almamalı. Hür iradesini kullanan insanların aklına ve iradesine ipotek koyan, onları kullanamaz hale getiren yapı, sakat bir yapıdır.

İnsanlık, İslam’ın kardeşlik idealine dönerek, yeni bir çıkış yolu bulabilir. Kur’an-ı Kerim, “bütün mü’minler kardeştir” diyerek, bu kardeşliğin temelinin iman olduğunu, yani Allah’a ve onun bildirdiklerine inanma olduğunu ilan etmiştir. Şekil bakımından olduğu kadar öz bakımından, ruh özgürlüğü ve manevi aşk açısından da bu inanç kardeşliğine dönmek, insanlığın çırpınışına bir çare, hatta tek çaredir. 

   Peygamberimizin, ümmetini kıyamette Allah’a şikâyet ettiği tek konu, “Ümmetin Kur’an’ı mehcur bırakma” konusudur. Ayetteki “mehcûr” bırakma, “hiç bilmeme, yabancı kalma, tamamen terk etme” değildir. Elinin altında olduğu halde faydalanmama, ulaşabileceği halde “ulaşmama” anlamını ihsas eder. İlmî dindarlık, Kur’an’lı, Sünnetli dindarlıktır. Hissi dindarlık, genelde örfî dindarlıktır. Zahmetsiz dindarlıktır. İlimsiz, irfansız dindarlık insanımızı, nereye götürür? Asıl problem burada! 

Kur’an’ı öğrenme gayreti göstermeyen, onunla amel etmeye çalışmayan, mânâsı üzerinde düşünmeyen, kafa yormayan, dindar kesim veya cemaat problemli hale gelmiş demektir. Her müminin boynuna yüklenen “Allah yolunda var gücünü harcama” (cihad) gibi bir farzın yanına yaklaşmayıp, gözleri ufukta Mehdi ve Mesih bekleyenlerin durumuna düşülür. ‘Ben Mehdi’yim’ diyen sahtekârların saf, temiz Müslümanların kandırıldığı ortam hazırlanmış olur. 

Alt yapıya/zemine Allah ve Rasulünün ölçülerine uyma yerleştirilmez ise, Müslümanlar ifrat/tefrit salıncağında sallanır hale getirilir. İtidal ve istikametten uzaklaştırılır.

Siyasî kararlar dahil, verilecek “oy”ların partisi, patırtısı dahil, bu talimat ve emirlerin “Mânevî Rical”den mülhem verildiğini söyleyebilen tipler çıkar. Sorumluluğu hatırlatırsanız; bu defa “vebal bana ait değil, emri verene aittir” diyerek iradeyi iptal eden bir anlayış çıkar. Hâsılı çıkar oğlu çıkar! “Bu işler böyle oluyordu da, Raci’, Bi’r-i Maüne hadiselerinde tuzağa düşürülüp katledilen, Peygamber Efendimizin göz bebeği Eshab-ı Suffadan 70-80 civarındaki sahabenin bu durumuna C.Hak bildirmediği için Rasulullah Efendimiz, bilip mâni olamazken, hacısı, hocası gaybı nasıl bilebilir?  Aklımızı başımıza, başımızı avuçlarımızın arasına alıp kafa yormadığımız müddetçe bu ve benzerî “dindar”larımızla karşılaşacağız. Hayatımızı Vahye inşa ettirmediğimiz, Peygamber Efendimizi  rehber olarak almadığımız takdirde, ifrat ve tefride düşeriz, düşebiliriz.  

Birbirimizin kalbinde ve hayatında bir yerimiz olacak. Sevgi, paylaşarak bütünleşmektir. Herkesin sadece kendini düşündüğü bir dünyada, herkes hiçtir! Medeniyetin toplam planında hiçtir!  İslâm’ı sosyal hayatın dışına çekemeyiz. Her hal ve şartta yaşanan bir dinimiz olduğunu unutmayalım. Mazeretlere sığınıp hayat tarzımızı Allah ve Resulünün ölçülerine göre yaşayalım/yaşatalım.

Toplumun menfaat ağırlıklı yapılandırılmasını düşününüz, paradan, makamdan mevkiden başka bir şey düşünemez hâle getirilen ‘insanlık tablosu’nu ortaya koyunuz. Cinnet toplumuna çâre bulunuz. Tabi, doktordan kaçan hasta durumuna düşmeden…

Ahde vefa hasletinden mahrum olanlar, dostluktan ve dava adamlığından hiçbir şey anlamaz. Böyleleriyle yola çıkılmaz, böylelerine bilgi-düşünce-duygu tevdi edilmez; böylelerinden, üstün görev şuuru ve idealizm hassasiyeti beklenemez.

 Tasavvuf’un gâyesi de şer’î imanı pekiştirmektir. O’nu kesintisiz bir biçimde yaşayışımıza yön verebilme tesirine kavuşturmaktır. Tasavvufun kendisi gaye değildir; gayeye varmanın vâsıtasıdır. Gâye, hakikattir, İslâm’ın hakikatidir, o hakikatin yaşanmasıdır. Allah dostlarının ikazlarıyla bitirelim. Günah ve isyan kirlerinden yıkanıp arınmaya o kadar ihtiyacımız var ki! İmam-ı Rabbani Hazretleri “Ya Rabbi! Gözyaşımı kurutma!” diye yalvarıyordu. Ayrıca idareci konumundakilere de ikazları vardı. O zaman insanlar, idarecilere ümit bağlamışlar ve özellikle de onların saray ve makamlarını mabetler haline getirmişlerdi. İmam Rabbani, bunun önüne geçmek için taleplerini yöneticilere değil, Allah’a arz edilmesini istiyordu. Bu münasebetle şunları söylüyordu: “Krallar, insanlar için tanrılar yerine geçti. Zenginlik, konfor, imkânlar putlaştırıldı. Sizler, faniyi asıl yaptınız. İnsanları Rezzak yerine koydunuz. Güçsüzü güçlü, ölüyü diri yerine koydunuz. Dünyanın zalim ve Firavunlarını takdis edip Allah’ı unuttunuz. Ey idareciler! Yönetiminizde, Allah’tan başkalarına ibadet edenleri hatırlatır hale geldiniz. Hürmet ettiklerinizi, putlaştırdınız.”

Diğer Haberler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close