Ramazan

Bolluk içindekiler doysun

Özal dönemi zenginlerinden kalma âdetin tek istisnası renkli kişiliğiyle nam salmış, ulaşılabilir mesafedeki 'görüntüsüyle' işadamı Sakıp Sabancı'ydı. Zaten halk da büyük zengin deyince en çok Sakıp Sabancı'yı bilirdi. Cins Dergi'den Şahkurt Emirdağlı, zengin iş adamlarının geçmişten günümüze tipolojisini çıkardı.

Para görünmez olmayı sever. Sahipleri de öyle. Bildiğimiz o fotoğrafta; Türkiye’nin en üst klasmandaki zenginleri, vergi rekortmeni kahraman işadamları ve büyük holdinglerin dev patronları perde arkasında kalarak, olanı-biteni gizemli bir aralıktan izlemeyi tercih ederlerdi genelde. Yani bu böyleydi. Kendi kapalı devre life-style bültenleri haricinde medya yoluyla sıradan halkın evine misafir olma, onlara isimlerini ve simalarını ezberletme adetleri pek yoktu bu sebeple. Belki geleneksel bir refleks, belki korunma içgüdüsü, belki de çok kişisel tercihlerle medyada -gerekli olmadıkça- Big Boss’ların az görünmesi kuralı işletilmiştir.

Kaide belli; görünen, kaybolur. Özal dönemi zenginlerinden kalma bu âdetin tek istisnası renkli kişiliğiyle nam salmış, ulaşılabilir mesafedeki ‘görüntüsüyle’ işadamı Sakıp Sabancı’ydı. Zaten halk da büyük zengin deyince en çok Sakıp Sabancı’yı bilirdi.

Sabancı merhum, Kayserili olmasının verdiği şiveli sıcaklığını, halkın içinden biri imajıyla pekiştirip, gazeteler, televizyonlar, dergiler, röportajlar, bizzat katıldığı açılışlar ve sair davetler eliyle tahkim etmeyi ve bir şekilde halkın kalbine girmeyi başarmıştı. Dönemine göre -doğal yollarla elde edilmiş- hatırı sayılır bir PR çalışmasıdır aslında bu, incelemeye değer bir süreç. Gözlerden uzaktaki çiftliğinde golf topuna vuran asık suratlı ihtiyar zengin türünü hükümsüz bırakarak, Yeşilçam’ın vicdanlı kapitalizm akımını temsil eden tonton dede Hulusi Kentmen’le özdeş bir hava estirmesi de öyle. Sakıp Sabancı halktan aldığı Sakıp Ağa lakabıyla, yerleşik algıda kendine fazlasıyla karşılık bulan zenginlere özel o tipolojiyi; -soğuk, kibirli, halka uzak- yıkarak en sevilen kapitalist big-boss’lardan biri olmuştu. Halk tipi zengin imajının geçerliliği; onun gülüşünde, meşhur ‘çalışmak, çalışmak, çalışmak’ deyişinde ve taklitlerinin türeyeşinde tecessüm etmiş, imajı tek tek her haneye ulaşmıştır. Cenazesine gettoların hürmet ettiği son kapitalist patrondu belki de Sakıp Ağa. Diğerlerini halk tanımazdı, ‘tanınanlarıyla’ da dokular uyuşmadı.

Son yıllarda medya yoluyla zorla siması ezberletilen figürlerden biri olan işadamı Ali Ağaoğlu, manipülatif kişiliğine rağmen, halkın içinde olması, sıradanlığı ve kendince ‘samimi’ bir hava yakalama çabasıyla ilk anda hemen Sakıp Sabancı imajını getiriyor akıllara. Zaten Sabancı’nın, Ali Ağaoğlu’nun idollerinden biri olduğunu biliyoruz. Ama züğürdün çenesini yormayı alışkanlık haline getiren Ağaoğlu’nun tutturduğu türkünün fena halde kulak tırmaladığı aşikar. Ya havayı bilmiyor muhterem ya da türkünün ruhundan oldukça uzak. Belki ikisi de. Ritim bozuk ve kelimeler ağzını terk eder etmez; kibirli, rahatsız edici, bed bir ses yayılıyor ortalığa. Sakıp Sabancı’yı doğuran şartlar göz önüne alındığında Ağaoğlu’nun fazlasıyla sakil ve aromasız kaldığı söylenebilir. Racon gereği, varlıklı oluşunu halkın gözünün içine sokmayarak, aradaki mesafeye rağmen bir benzerlik köprüsü oluşturan Sabancı’yla, manipülatif, kışkırtıcı ve rijit tarzıyla Ağaoğlu’nun aynı güncellemiş vesikada buluşturmanın ‘zorluğu’ da ortada.

Bana öyle anti-plütokratik bakma, anlayacaklar!

Ağaoğlu’nun etrafında gözle görünmeyen bir sevgi halesi var. Halk tarafından sevilip-benimsendiğinden bu kadar emin olmasının gerekçesinin, paranın sağladığı o korunaklı alanda yetişen kibirli özgüvenine dayanıyor olması muhtemel. Sahip olduğu sitenin aidat toplantısını 30 korumayla basıp herkese ana-avrat küfrederek darp edebilme cüreti de bu kibre dâhildir. Bu sebeple Sinan Çetin’le çıktığı yol’un hatırası olarak anımsayabileceğimiz bir doz ‘reklam çekimi sempatikliği’ ile tutunduğu imajı, paranın satın alabileceği kadar tesirlidir ancak. Beni seven faizsiz sevsin’den, banka faizinizini ben ödüyorum’a uzanan bir ekonomi politik işte.

Hem Zekeriya Öz’e tatil sponsoru olup, hem Reza Sarraf’a madalya takmak isteyen Ağaoğlu, dört eğilimci liberal bir işadamı figürünü temsilen ‘yerini’ çok iyi biliyor. Bir güvenli-politik konumlanma biçimi olarak yaptığı; “Milliyetçiyim. Atatürk’ü severim, Muhafazakâr bir tarafım da var” tanımlaması bu anlamda ortalama Türkiye refleksleri açısından mühim. Tamamiyle seküler bir hayat tarzına sahip olduğu apaçık ortada olan bir işadamının ‘muhafazakâr tarafı’ ne yana düşer sorusunun cevabı, bir başka pop figürde, Acun Ilıcalı örneğinde saklı. Ilıcalı da mevcut siyasi iktidarın gücünün gayet farkında, parlak bir girişimci ve doğal olarak ‘işine’ bakıyor. Hiç durmadan -toplumun ahlaki değerleri- cümlesinde siper alıp, aynı anda -tüm muhafazakâr tarafıyla- evliyken sarışın sevgiliden çocuk sahibi olmaya kadar giden bir ‘muhafazakârlık’ çeşidini sunmayı da ihmal etmiyor sevenlerine. Türk toplumunun ahlaki değerlerinin yılmaz savunucuları için ahlaki ölçüler, esnetilebilir düzeyde olabilirler bazen. Lanetlenmeyi bırakın, alkışlara layık bir hareket kadar ‘makbul’ sayılan bu durumun öznelerinin hareket kabiliyetleri travmatik bir meşruiyet de içeriyor. Para’nın sağladığı o korunaklı alandan hitap ettikleri kitlelerin olanca ikiyüzlülüğüyle beslenen böylesi pop-figürlerin, siyasete girseler oy, kavgaya girseler destek, mahallemize gelseler alkış alacakları da öngörülemez değil.

Zenginlerin esprilerine herkes güler, önermesinin bağlayacılığı, reaksiyon ihtiyacı duyan zenginlere bir kabul edilebilirlik de sağlıyor. Dilin biyolojik olarak kemiksiz yapısı da göz önüne alınırsa, bu gerçekten güzel bir konfor. Doğal olarak bu konfor fetişizmi, paraya sahip olmakla, ağzından çıkan sözlerin, kulakla irtibatlı olması ön koşulunu da ortadan kaldırıyor. Zenginlik ayıplanacak bir şey değil, nişane gibi yakada taşınacak bir şey olmadığı gibi elbette. Ayıplanacak olan; cebinden parayı aldıklarında senden geriye ne kaldığı sorusunu anlamsız bulmaktır belki de. ”Fakirlerin karanfil bıraktığı yere ben gül bıraktım, çünkü zenginim” esprisine eklenen ‘sırıtışın’ anlamı büyük, o ‘sırıtış’ içinde hiçbir insani bir duyguyu barındırmıyor çünkü. Bu sırıtışın karşıdan gelen reaksiyonla birlikte neye tekabül ettiği de ortada. Yas kültüründe karanfilin ne anlama geldiğini bilmemek ya da görgüsüzlüğüne bir düğüm daha atmak, bu anti- plütokratik bir bakışla açıklanmayacak kadar rafine bir hareket.

Yaşam simsarlarının yaşam mimarı sayıldığı bir düzlemde/düzende bu tipteki kan uyuşmazlıkları normal kabul edilebilir. Ya da isyan et ey arkadaşım, bu gözler senin değil. Kültürel zevksizliğin ‘yeni yaşam’ diye sunulmasının günahı bize yeter zaten. Parayla saadet olmaz, olan nakıstır elhak. Ali Ağaoğlu, bir ‘kişi’ değil, bir figür. Temsil ettiği sarhoşluk, güç ve paranın ortaklığında, bilgelik, tevazu, incelik ve görgü’nün unutulmuş halini yansıtıyor. Kör bir ayna gibi. Parayla imtihan edilmediğinize şükredin diye söylüyorum bunları sadece, yoksa bu tipolojiye gönül indirmeyeceğinizden gayet eminim. Ölüye âşık değilseniz ve yas/kırgınlık taşıyorsanız kalbinizde, gül yerine karanfili tercih etmeye de devam edin. Ve hep şu soruyu sorun kendinize, cebimden paramı, altımdan koltuğumu, cüzdanımdan kartvizitimi alsalar, ‘ne’ kalır benden geriye? Kalan insan imiş, duyduysan seslen.

Helal kazanç ve şahsiyet, zenginliğin zirvesidir, oraya çıkarsanız sakın inmeye çalışmayın. Çıkmayı başarabilenler havasının çok ferah olduğunu söylüyorlar çünkü. Yoksunluk ve yoksulluk aynı şey değildir cümlesinin ümmiler tarafından bile çok net okuanabildiği bir ülke burası. Atın iyisi doru, yiğindin iyisi deli. Bana öyle anti-plütokratik, anti-plütokratik bakmayın bir de. Tanrı bolluk içindekileri doyursun diyen de Cibran. Vesselam.

Etiket

Diğer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close